Babası gitti, süsü kaldı

Posted by Zeynep | Posted in Genel | Posted on 30-08-2010

9

Eeeh yetti artık sıkıldık babandan diyenler olabilir. Babamı vaktinden önce kaybettim ve yazmak, söylemek istediğim daha çok şey var. Artık kusuruma bakmayın.
Yazmayacağım dedim ama soran çok oldu, şu şekilde aktarayım babamın başına gelenleri. Hem belki benzer durumda olanlar ders çıkarıp kontrole falan gider…
Salı sabahı dışarıdan eve gelirken babam site girişinde yere yığılmış. Çok şanslı aslında. Evde yalnız değilmiş, annem o sırada yanındaymış. Sitenin görevlileri de öyle. O sırada Acıbadem Hastanesi’nden bir doktor da arabasını park ediyormuş. İlk müdahaleyi de o yapmış.
Babam inatla “İstemiyorum, eve gideceğim, ambulans çağırmayın” diye bağırmış. Görevlileri de fırçalamış bir güzel. Gelen ambulansı geri göndermiş. Ne zaman hali kalmamış, sesi kesilmiş, annem tekrar çağırmış ve hastaneye gitmişler.
Çok detaya girmeyeceğim. Akciğerlere pıhtı atmış. Biri tamamen kanla dolmuş. Diğerinin de çok az bir kısmı kalmış. Hastanede 1 gün içinde 3 kere kalbi durmuş. Kalbi ilk durduğunda uzun süre masaj yapmak zorunda kalmışlar. Sonra da anneme yakınlarına haber verin demişler.
Ben de bu noktada devreye giriyorum. Annem bir serum takarlar, kendine gelir diye düşünmüş. Ama durum sandığından ciddi çıkmış.
Salı, çarşamba, perşembe durumunda önemli bir gelişme olmadı. Ateşi düşmedi, tansiyonu düzelmedi. Haliyle tedaviye başlanamadı. Bir ara kan arandı. Ortalığı birbirine katmışım farkında olmadan. Keşke ihtiyaç olan tek şey kan olsaydı. İlk gün benden almadılar. İkinci gün istediler. Bana can veren adama sağlığını geri vermek istedim, olmadı o da.
Şimdi o günleri birbirinden ayırt edemiyorum. Hangi gün ne yaptım, kimle görüştüm hepsi bulanık.

Vaktinin %99,9′unu evde geçiren birini kaybetmek zor tabii. Sanki odasında, sanki salonda, sanki banyoda… Kısaca sanki hala evde. Gittiğine inanmak çok zor. Sesi kulaklarımda daha.
Telefon edip durumu soranlara babamı kaybettik derken bile inanamıyordum olan bitene.
Hastaneye geldiğinde durumu bilmeyen tanıdıklarımız vardı. Çetin Amca öldü mü yaaa? diye ne olduğunu şaşıranlar…

Acımı hafifletmek için hastaneye, cenazeye, mezarlığa gelen herkesin omzuna birkaç damla yaşımı bıraktım.
Gelen mesajlara bakıyorum da, baş sağlığı dilenen kişi ben olamam? Benim babam hiç ölmeyecekti ki?
Geçen sene bir arkadaşımın düğününe gittim. Eşiyle ilk dansını ederken annesiyle onu izliyordum. Keşke babası da görebilseydi dedi. İçimden geçirdim o an “Ben düğünümde babamla dans edeceğim.” Olmadı…

Şu sıralar hayat çok zor geçiyor benim için. Her açıdan. Ailem tamam, onun dışında hava almaya çıktığımda ne görsem babam geliyor aklıma.
Markete gidiyorum, aburcubur reyonunda geçerken aklıma geliyor: “Kızım al hadi istediğin ne varsa. Bak sen şu çikolatayı çok seversin…”
Kitapçıya gidiyorum: “Kızım bana şu kitabı alıversen dışarı çıktığında?”
Barlar sokağından geçiyorum: “Kızım beni bi götürsene şu gittiğin yerlere”
Gümüşçülerin önünden geçiyorum: “Çıkar şu kulağındaki demirleri, alışveriş merkezine girerken ötmüyor musun sen?”
Kuaförün önünden geçiyorum: “Kestir artık şu saçını, hiç yakışmıyor sana”
Yoğun bakımdayken söyledim sana baba, hastaneden çıkalım, makası ben verecektim eline. Keserdin saçımı istediğin gibi…

Ben hala inanamıyorum gittiğine. Herkes güçlü olmam gerektiğini, hatta güçlü olduğumu söylüyor ama değilim ki. Babam gitmiş, nasıl güçlü olurum ben? Anca güçlü görünürüm.

Azalacak bu acı zamanla diyorlar. Ben de o zamanın bir an önce geçmesini istiyorum. Gözümü her kapattığımda onu görüyorum. Zor geçecek şu dönem…

Yazmak istediğim çok şey var. Pazar sabahı başladım yazmaya, hala devam ediyorum… Ekleyeceğim hepsini. Ama şimdilik son olarak birkaç cümle de yukarıdan bakan babama…
İlgi istedin değil mi? Bak oldu istediğin de. Şu 1 haftada ne kadar çok kişi sordu seni bize. Adını bile bilmeyen yüzlerce kişi senin için çabaladı. Sen de izledin bunları yukarıdan. Keşkeler de bıraktın arkanda. Keşke hastaneye zorla götürseydik, keşke kontrol ettirseydik diye. Yine istemezdin ama… Görmüşsündür, pazar günü senin için ambulans çağıran
komşu geldi. Nasıl perişandı.
Neden kendine hiç dikkat etmedin baba? Kendini geçtim, bizi neden düşünmedin? Her şey sizin için derdin hep. E ne oldu şimdi? Bizim için mi ayrıldın aramızdan? Bana onlarca söz vermiştin. Onlara ne oldu? Ne zaman gideceğiz meyhaneye? Ne zaman Nevizade’de kafaları çekeceğiz?
Daha birkaç hafta önce seni anlatıyordum. Babam karpuzu keser, çekirdeklerini çıkartır, dilimler öyle getirir bana. Üzümü de sapından ayırır tek tek, yıkar, buzdolabında bekletir, soğuk soğuk getirir. Öyle bakardın bize. Kışın zorlardın portakal yememiz için. Yine soyar, dilimler verirdin. İstesek elinle de yedireceğine eminim.
Sana çok benziyormuşum ben. Huy falan. Tip de benziyormuş. Adımı koyarken anlamını biliyor muydun acaba? Şu son günlerde yaşadıklarımızdan ötürü artık lakabım oldu sanırım. Adımdan daha çok sevdim biliyor musun. :) Üzerimde sonsuza kadar taşıyacağım yakında onu. Hayatta olsan çok kızardın bana biliyorum ama bu seferlik hoş gör. :)
Sana kızgın çok kişi var haberin olsun. Başta da ben.
Hastane kafeteryasında beklerken çağırdılar ya hani bizi, son kez görün diye, seni hayattayken görmeyi beklerken kazık attın bana. Oysa en son salı günü görmüştüm seni. Bilerek içeri girmedim hiç. Bir dahaki görüşmemiz güzel olacaktı. Konuşacaktık, kızacaktım sana…
Doktor kötü haberi verdikten sonra geldim yanına. O aleti hala kapatmamışlardı. Hani biri öldüğünde o cihazlardan iğrenç bir ses çıkıyordu ya, yoğun bakımı çınlatıyordu resmen. Ben gittiğine inanmak istemesem de beynime beynime işledi o ses. Sanki sen istediğin kadar inanma, olan oldu der gibiydi.
Ama geldim yanına yine. Elini tutup konuştuk bir daha. Son defa değil ama. Bak hala konuşuyoruz…
Nasıl olsa yanına geleceğiz, o zaman daha detaylı konuşuruz bunları. O güne kadar yanımdan ayrılma hiç olur mu?
Babam, canım babam…

Beni doğru düzgün tanımasa bile şu 1 haftada iyi dileklerini esirgemeyen, 1-2 kelimeyle bile yanımda olanlara teşekkür ederim. Hastaneye, cenazeye, mezarlığa gelenler de oldu. Babamın birçok arkadaşı gelmezken onu hiç tanımayan birkaç kişi canla başla çalıştı o gün, kan ter içinde kaldı, duasını eksik etmedi… Çok üzgündüm, çok mutsuzdum ama yine de gördüm o kişileri. Size de çok teşekkür ederim.

Babasının süsünden babasına…

Posted by Zeynep | Posted in Genel | Posted on 27-08-2010

21

Daha önce de yazmıştım bir yerlere. Zeynep, Zeyn-ül Eb’den gelirmiş, o da babasının süsü demekmiş. Ne kadar doğru bilmiyorum.
Salı gününden beri bi Leylayım. Annemin telefon etmesi, Güneşli’den Altunizade’ye yarım saatte gitmem… Sonrası bulanık. Volkan’a ulaşmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Kurstaydı, telefonuna bakmıyordu. Kursu arayıp kadına dert anlatana kadar dellenmiştim zaten. Gerisi hep aynı.
Şu an bunları yazabiliyorum ama durumu ne kadar kavradığımdan emin değilim. Bana göre babam hemen yan odada. Uyukluyor şu an. Şu ana kadar bir kere bile hastanede kalmadı. Aslında keşke kalsaydı diyorum. Kendine hiç bakmadı. Neyse konu o değil. Zaten çıkınca başta annem olmak üzere hepimiz kızacağız ona.
3 gündür hastanede ne yaptığımı pek bilmiyorum. Gelenlere çay kahve içer misiniz diyorum. Annem ve kardeşim ağladıklarında onlara kızıyorum. Galiba bu kadar. Ha bir de annemin elinden telefonu almaya çalışıyorum. Herkes durumu öğrenmek istiyor, tamam güzel ama annem her anlatışında fena olup ağlıyor. Devreye girmeye çalıştım ama çok da başarılı olamadım.
2. ve 3. gün beni elimde kitap, kulağımda kulaklıkla görenler biraz yadırgamış olabilir. Ağlamam, üzgün olmam gerekiyor diye düşünebilirler. Dedim ya, içerideki babam değil ki, neden üzüleyim? Ben sadece bekliyorum. Doktordan güzel haberler bekliyorum.
Durumunu yazmayacağım, neler olduğunu da. 3 gündür tekrarlıyorum zaten. Bıkıp usanmadım, daha da tekrar edeceğim zaten. Sadece yazmak istemiyorum.
Salı akşamı Serdar Devrim geldi ziyaretimize. Gerçekten önemliydi onu orada görmek.
Ertesi gün babamın benden sonra en sıkı takip ettiği 2 muhabir geldi. Burcu Özçelik ve Seda Tabak. :) Seda aynı zamanda babamın emlak danışmanı da olur. :)
Annemin arkadaşlarını ve komşuları saymıyorum bile. O kadar çoklar ki…
3. gün, yani bugüne kadar gerek duyulmamıştı ama bugün kan da istediler. Benim babama da 0 negatif yakışırdı. Sets’in duyurusu sayesinde yüzlerce kişiye ulaşılmış. Sağolsun kendisi de geldi hastaneye, hatta bizi öğle yemeğine çıkardı, o sırada gösterdi. Böyle salak bir şaşkınlık, aynı şekilde mutluluk… Zaten bi garibim 2-3 gündür… Babacım gör, kaç kişi senin için uğraşıyor. Nilay’a ve babasına teşekkürlerin en büyüğü zaten. Bu kadar hızlı organize olan bir aile görmedim.
Hissettiklerimi, yaşadıklarımı yazmam gerçekten imkansız. Ne kadar teşekkür etsem, ne kadar kelime kullansam az. Ama telefon eden, kan bulunması için çabalayan herkese minnettarım. Babam o kişiler sayesinde kurtulacak. :) Herhalde bunu yaşayan anlar. Umarım yaşamak zorunda kalmaz kimse tabii.
Kan bulundu, annemin yüzü güldü, günlerdir yemek yemiyordu, yemeğe götürünce kahkahalarını duymaya başladım, espriler yaptı… Bana da iyi moral oldu. :)
Az önce feedleri gösterdim. Ağzı açık, teşekkür edip durdu. Hoş ben de ondan farklı değildim.
Akşama doğru bir koltukta içim geçmişken Gül ve Nesil çıkageldi. Onlarla birlikte de Okan. Bu ziyaretler bizi ayakta tutuyor zaten. Bütün gün hastanede bekliyoruz. Birkaç tanıdık yüz, biraz moral… Nasıl iyi geliyor anlatamam.
Doktorlar şimdilik ellerinden geleni yaptı. Gerisi babama kalmış. Yalnız öyle bir durumdayız ki… Beeeelki faydası olur diye her ihtimali deniyor annem. İlki reiki. Enerji yolluyorlar sanırım babama. Yoğun bakım ünitesinin bekleme odasında elleri kollarıyla garip hareketler yapan komşuları gördüm. Bozmayayım diye çıkıp gittim.
Diğeri de müzik. Babamın Volkan’dan dinlemeye doyamadığı 2 klasik müzik parçası var. Evden gitarı aldık, ses kayıt cihazına çektik parçaları. Volkan dinletmeyi bekliyor şimdi. Neden dinletemediğini de hemen açıklayayım. Babamın ağzında bir boru var. Bu borudan rahatsız olduğu için çiğnemiş, bir şeyler yapmış. Tabii yapmaması lazım. Uyutmuşlar. Hala da uyuyor sanırım, bilmiyorum. Bugün çok haber alamadık.
E çok uzun olmuş bu?
Kim bilir kaç kişi benim bu yaşadıklarımı yaşıyor. Ben ilk defa yaşıyorum. İlk defa evden biri hastanede kalıyor. İlk defa kardeşimi ağlarken görüyorum. O maço, kendine güvenen genç adam yok şimdi. İlk defa yoğun bakım önünde saatlerimi geçiriyorum.
Bu arada babamı görmedim. Önümden 2 kere geçti ama içeri girip bakamadım. Görürsem tutamam belki kendimi. Sonra imam … cemaat…
Yarın işe geri dönüyorum. İş çıkışı babam beni bekler.
Şu 3 günde beni arayan, soran, kan bulunmasına yardım eden, ziyaretime gelen kim varsa… Ayaktaysam sizin sayenizde.
Bu yazıyı yazmamın sebebi de salıdan beri yanımızda olan kişiler. Kaçı okur bilmiyorum ama yazılı olarak bir kez daha teşekkür etmek istedim. Doktorlar ellerinden geleni yaptı, biz elimizden geleni yaptık, siz elinizden geleni yaptınız…
O zaman babacım sen de dön artık aramıza. :)
Süsün bekliyor seni!

Sizin sendromunuz hangisi?

Posted by Zeynep | Posted in Hürriyet İK Yazıları | Posted on 23-08-2010

0

İş hayatımızda, maşallah, sendrom zenginiyiz. Cam tavan, tükenmişlik, hasta bina, süper anne, orta yaş… vs vs! Çalışan, bunlardan birine mutlaka yakalanıyor, diyr uzmanlar. Sendromlar insanları fiziksel olarak da etkiliyor. Bir yandan bedensel, diğer yandan zihinsel engeller hem kişiyi hem de çevresindekileri etkiliyor. Motivasyonu, performansı düşen çalışan işinde eskisi kadar verimli olamıyor. Bununla da kalmayıp çizdiği karamsar tabloyla iş arkadaşlarını da olumsuz yönde etkiliyor.
İş hayatında en sık karşılaşılan sendromları ve bunların başa çıkma yöntemlerini uzmanlara sorduk.

İş hayatında stres yapmamıza neden olacak, psikolojik olarak bizi zorlayacak durumlarla karşılaşıyoruz. Aralarında bazıları var ki, neredeyse çalışan herkesin başına geliyor. Bu sıkıntılarla, sendromlarla başa çıkmak için önce onların etkisinde olup olmadığımızın farkında olmamız gerekiyor.
Bazı sendromların üzerinden ufak tefek değişikliklerle gelebilirken bazılarında uzmanlardan yardım almak gerekiyor. Böyle durumlarda çalışanın iş arkadaşları ve yöneticinden gelecek destek de çok önemli.
Sendromlar farklı farklı olsa da çalışanı aynı şekilde etkiliyor. İş yapmak istememe hali, yorgunluk, bıkkınlık, moral ve motivasyon eksikliği, işten soğuma bunlardan bazıları. Bununla da kalınmıyor, sendromdaki kişi karamsar bir ruh halinde olduğu için hem çevresini hem de şirketi olumsuz etkiliyor.
Sendromların belirtileri çok kişisel olduğu için önceden kestirebilmek çok zor.

Sendrom 3 nedenden ötürü ortaya çıkıyor:
1. Kişinin kendisinden
Kişi depresifse, özellikle de gelecekle ve belirsizlikle baş edebilme yeteneğine sahip değilse onun için her şey sendrom olabilir.
2. İşten kaynaklanan sendrom
Doktorlar ve hemşirelerde çok görülüyor. Her gün birinin sorunuyla uğraşmak bunun en büyük nedeni. Hele bir de bu hastalar ölümcülse…
3. Örgüt yapısı, süreçler ve sistem
Örgüt çok yapılanmışsa, her şey belirliyse, yerine oturmuşsa; girişimci bir insan burada sendromlar içine girer. Önüne ne verilirse onu yapması isteniyordur. Bu da insana sıkıntı verir. Ne olacağı belirsiz işletmeler de sendroma neden olur. Benim görevim, yetkim nedir, kime karşı sorumlu olacağım… Bu sorular sendroma sürükler.
Karar alma, ödül ve liderlik süreçlerinde iletişimdeki aksaklıklar da kişiyi sendroma sokacaktır.
Sendrom kişileri sadece zihinsel olarak etkilemiyor. Stres vücudu da vuruyor. Hangi sendrom olduğu fark etmiyor. Bedensel şikayetler hepsinde görülebiliyor. Halsizlik, yorgunluk, bazılarında kilo kaybı veya tam tersi olarak kontrolsüz kilo alışı, mide, bağırsak, sindirim sisteminin bozulması… Yani beyin düzgün çalışmadığı zaman bu durum diğer organları da etkiliyor.

Uzman Psikolog E. Selin Uçal, Psikolog Merve Tepeli Yürüten ve Marmara Üniversitesi Prof. Dr. İnci Erdem Artan iş hayatında en sık görülen sendromları, başa çıkma yöntemlerini ve örnek vakaları anlattılar.

İşsiz kalma sendromu
Hem çalışanlarda hem de iş arayanlarda görülebiliyor. Kişi mevcut işini kaybetme veya iş arıyorsa bulamama korkusuyla bu sendromu yaşayabiliyor. Daha sıkıntılı, endişeli, keyifsiz olabiliyorlar. Dikkatlerini toplayamıyorlar. Motivasyon düşüyor ve hayatındaki diğer alanların da bozulmasına neden oluyor. ‘Şimdi bana ne olacak?’ sorusu yoğun çalışma hayatından birden boşluğa düşüldüğünde duyuluyor. Daha çok beyaz yakalılarda görülüyor.
Vaka örneği
42 yaşında iletişim sektöründe 10 senedir çeşitli pozisyonlarda çalışmakta olan erkek danışan ‘ya beni işten diğerleri gibi çıkarırlarsa?’ ‘aileme nasıl yeteceğim?’ ‘bu yaştan sonra nerede iş bulacağım?’ ‘geleceğimi göremiyorum…’ gibi şikâyetlerden dolayı başvurmuş. Son 6 aydır sürekli olarak bu soruların kafasına takıldığından, geceleri uykusuzluk çektiğinden ve asabi olduğundan dolayı mutsuz olduğunu belirtmiş ve düzenli olarak haftada bir seanslara başlanmış.
Tavsiyeler
Bu genel bir endişe hali olduğu için kişiyi rahatlatmak gerekiyor. Özgüvenini kazanması için çalışmalar yapılabilir. Başka bir öneri de B planını hazır tutmak. Böylece işsiz kalma durumunda en azından bir süre idare edebilecek kazanç elde edilebilir.

Cam tavan sendromu
Psikolojide öğrenilmiş çaresizlik olarak da geçiyor. Kişinin kendine koyduğu sınırın üzerine çıkamaması durumu. Uzunca süre aynı şekilde çalışmış, sınırlarını zorlamamış, kendini bastırmış olan kişiler kendi koydukları sınırlar kadar çıkabiliyorlar. Bu sendrom kişide yetersizlik duygusu uyandırıyor. İşini iyi yapamamasına neden oluyor. Daha çok aile şirketlerinde, aileden olmayan çalışanlarda, üst düzey rollerde kurumsal firmalarda çalışan kadın yöneticilerde daha sık görülüyor.
Vaka örneği
38 yaşında ilaç firmasında çalışan bir kadın yönetici işinden mutsuz olduğundan dolayı başvurmuş. Sonra ki görüşmelerde bu mutsuzluğunun asıl nedeni olarak 3 senedir aynı pozisyonda çalıştığını, patronunun onu takdir etmediğini ve önümüzdeki günlerde yeni görev dağılımlarının yapılacağı; bununla beraber kendisinin bir üst pozisyona geçemeyeceğinden dolayı duyduğu sıkıntılar da ortaya çıkmış. Zaman içerisinde yapılan görüşmelerde asıl gerçeğin iş hayatının yüzünden ailesinden uzak kalmasının, çocukları ile yeterli zaman geçirememesinden üzüntü duyduğundan aslında kişinin kendisinin bu engeli yarattığı saptanmış.
Tavsiyeler
Çalışana cesaret vermek, özgüveni kazanmasını sağlamak gerekiyor. Kendi yapabildiklerinin üzerine neler katabilir, alternatifler neler, bunlara bakmak gerekiyor. Bir başka öneri de yatay kariyer. Yani yukarı değil yana doğru kariyeri geliştirmek, farklı beceriler kazanmak, alanını geliştirmek.

Süper anne sendromu
Çalışan kadının hem eş hem annelik hem de iş hayatındaki rolünü dört dörtlük yapmak istemesi üzerine ortaya çıkan sendrom. Toplumumuzda biraz daha artı bir sendrom olarak görünüyor. Evinin kadını, çocuğuna çok iyi bakar, iş hayatında harikadır gibi söylemler kadının hoşuna gidiyor. Bu nedenle hepsini mükemmel bir şekilde yapmaya devam etmek istiyor. Bu hastalık daha çok aile şirketlerinde ve bankacılık, tekstil gibi sektörlerde çalışan kadınlarda görülmektedir.
Vaka örneği
40 yaşındaki bankacılık sektöründe çalışan kadın danışan sürekli olarak bir telaş halinin olduğundan; hem ev düzenini sağla, hem çocuklarla ilgilen, hem işe koş hem anneye zaman ayır gibi sorumlulukların çok ağır geldiğinden dolayı terapi sürecine başlamış. Zaman içinde en az kendisi kadar annesinindi ‘mükemmeliyetçi’ bir kişilik yapısına sahip olduğu ortaya çıkmış. ‘Ben kimseye muhtaç değilim; kendi işlerimi tek yapabilirim’ düşüncesinden uzak kalıp yardım isteme alışkanlığının kazanılması görüşmeler boyunca ifade edilmiş; öncelikler listesini yapması istenmiş.
Tavsiyeler
İyi bir ajanda ve zaman planlamasıyla bunun önüne çok rahat geçilebilir. Nereye ne zaman ayıracağını bilmek ve gerçekten ona zaman ayırmak önemli. İş bölümü, paylaşım yapmak kadının üzerindeki yükü alacaktır.

Tükenmişlik sendromu
Çalışanın kendini bitmiş, yıkılmış, bıkkın hissetmesi durumu. İşe yeni girildiğinde beklentilerin karşılanmaması, hayal kırıklığı baştan tükenmişlik sendromunun yaşanmasına neden olabiliyor. Tabii ilerleyen zamanlarda da bu sendrom yaşanabilir. Aynı işte uzun süre çalışa çalışa belli bir süre sonra iş rutinleşiyor, bir süre sonra iş bıkkınlığı başlıyor. Hayır diyemeyen, herkesin işine koşmayı seven, her şeyi ben yapayım, iyi yapayım, kim ne isterse karşılayayım düşüncesi olan kişilerde daha sık görülür. Bu özellikler de kişiyi tükenmişliğe iter. Fiziksel ve ruhsal çöküntülüğün en çok yaşandığı sendromdur. Maddi manevi ödüllendirilmedikleri zaman iyice çökerler. Karşı taraftan takdir edilmemek sendromun kopuş noktasıdır. Daha çok hastane ortamında ve sağlık sektöründe çalışanlarda görülmektedir.
Vaka örneği
53 yaşında doktor bir danışan kendini son 3 aydır aşırı yorgun, bitkin ve mutsuz olarak hissettiğini; yaşamdan artık keyif almadığını, işine ve hatta hastalarına olan ilgisinin azaldığını, dengesiz bir ruh hali içinde olduğunu ve mide ağrılarının arttığı şikâyetleri ile gelmiş. Tipik bir ‘tükenmişlik sendromu’ tarifi yapan hasta ile terapiler başlamış.
Tavsiyeler
Hobi geliştirmek, resim yapmak, müzikle ilgilenmek tavsiyelerden biri. İş hayatında yaşanan sıkıntıyı bir yerde boşlatmak gerekiyor. Durum çok ciddiyse uzman birinden yardım alınması tavsiye ediliyor.

Pazartesi-cuma sendromu
Tatil dönüşü işe adaptasyon sürecine pazartesi sendromu deniyor. Haftasonu tatilinden çıkan çalışan iş yapmaya pek gönüllü olmuyor. Moral motivasyonu düşük oluyor. Pazar akşamından başlayan rahatsız edici stres ile boğuşma durumu olarak nitelendirilen ‘pazartesi sendromu’ çeşitli sektörlerde çalışan herkesi etkiliyor. Aynı şekilde Cuma günü tatil planlarının yapılmaya başlamasıyla işler aksatılıyor ve bu da Cuma sendromu oluyor.
Vaka örneği
33 yaşında üretim sektöründe çalışan bir erkek danışan pazar gününden başlayan panik hali ve endişe, özellikle sabahları uykusundan kalkmakta güçlük çekme ama işte bir şekilde vardığında da aşırı yoğun tempo yüzünden zamanın nasıl geçtiğini; hatta farkına vardığında yine hafta sonunun geldiğini; yine pazar aynı endişe ve korkuyu son 4 buçuk aydır yaşadığından dolayı gelmiş. Zamanla, özellikle pazartesileri bir spor aktivitesi, evden çıkmadan bir kahve içme, gazete okuma alışkanlığının kazanılması, işiyle ilgili sevdiği taraflardan başlaması doğrultusunda çalışmalar ‘neden pazartesi günleri kendisini iyi hissetmiyor’ un araştırması yapıldıktan sonra sağlanmış.
Tavsiyeler
Pazartesi işe gitmeden yapılan küçük değişiklikler motive edebiliyor. Mesela erken kalkıp yürüyüş yapmak, kahvaltıyı farklı şekilde etmek gibi. Happy friday uygulamasına benzer bir uygulama pazartesi gününe çekilebilir. Pazartesi akşamına sinema, tiyatro gibi bir etkinlik konabilir.

Hasta bina sendromu
Dünya Sağlık Örgütü nün (DSÖ) raporlarına göre; günümüz insanı zamanının ortalama yüzde 70’ini iş, yüzde 20’sini ev ortamında olmak üzere yaklaşık yüzde 90’ını kapalı mekânlarda geçiriyor. Bu sendromda fiziksel sıkıntılar görülüyor. Binaların bakımsızlığı, iyi havalandırma sisteminin olmaması, temizliğin yapılmaması, uygunsuz çalışma şartları, kaplama halılar sendroma neden oluyor. Binada şikayeti olanlar binadan ayrıldıkça bu belirtileri hissetmiyor. Sendromun belirtileri arasında kuru öksürük, boğaz kuruması, sıkıntı hissi, konsantre olamama, deride değişiklikler, alerjik reaksiyonlar bulunuyor.
Vaka örnekleri
Otomotiv sektöründe mavi yakalı olarak çalışan 27 yaşındaki erkek hasta göğüste daralma, aşırı yorgunluk, sürekli bir nezle hali şikâyetlerinden dolayı başvurmuş. İş ortamı incelemesi yapıldığında binanın havalandırma sisteminde bozukluk da dikkati çekmiş. Aşırı stres altında hissetmekte olan danışan iş yerinin aldığı önlemlerle eski fiziksel sağlığına kavuşmuş; iş stresi ile baş etme teknikleri kazandırılmış.
Tavsiyeler
Bu sendromda çalışanın yapabileceği pek bir şey yok. Çalıştığı ofisin fiziksel şartları konusunda yöneticisini bilgilendirebilir. Daha uygun ortamda çalışma konusunda talepte bulunabilir.

Orta yaş kariyer sendromu
Orta yaş kariyer sendromu genelde orta yaşlarında olan çalışan kişilerin kendi kariyerlerine bakıp tatminsiz olduklarını farketmeleriyle başlıyor. Eskisi gibi yaptıklarınızdan keyif alınmıyorsa, işe aynı hevesle gidilmiyorsa, sorumluluklardan kaçılıyor ya da sorumluluklarhiç yerine getirilmiyorsa, depresif bir ruh hali varsa orta yaş kariyer sendromu ortaya çıkmış demektir .
Vaka örneği
41 yaşında mühendis olarak çalışan erken danışan iş ve özel hayatındaki mutsuzluk, gelecek kaygısı, işine olan motivasyon eksikliği, uyku sorunları ile baş vurmuş. Sonraki görüşmelerde kişinin aşırı baskıcı mühendis anne ve babanın tek erkek çocuğu olduğu; aslında kendisinin ressam olmak istediği ama ailesinin yönlendirme ve baskısı yüzünden onları hayal kırıklığına uğratmamak adına mühendislik okuyup bu alanda kariyer yaptığı ortaya çıkmış. Zamanla içinde kalan duygu arzu ve istek ortaya çıkmış ve kişiye yaşamdan zevk almama noktasına kadar getirmiş. Ailesi olduğundan da 40 yaşından sonra bazı riskleri almaması gerektiği gerçekliğinin de ona hem iş hem özel hayatında mutsuz ettiği saptanmış. Bireysel ve çift olarak yapılan terapiler sonrasında kişi yeni hedefler belirlemiş; eşinin de desteği ile de hayatına dair bazı radikal kararlar alarak gelişmeler göstermiş.
Tavsiyeler
Üstesinden gelmek için öncelikle sorunun masaya yatırılması ve detaylı olarak ele alınması gerekiyor. Bunu yaparken de bir uzmanın objektif bakış açısı yardımcı olabilir. Sonrasında kişinin ne yapmak istediği belirlenmeli. İşini mi değiştirecek yoksa işiyle ilgili farklı bir yapılanmaya mı gidecek? Şu anki yaşantısına, bilgi, beceri ve tecrübelerine uygun iş imkanları neler? Bu gibi soruların cevaplarını bulmak, plan program yapmak, iş hayatına yönelik yeni hedefler koymak bu durumun üstesinden gelmeyi kolaylaştırabilir.

Kronik yorgunluk sendromu
Kişi sürekli dinlenmek, uyumak, yatmak istiyor. Bu fiziksel de olabilir psikolojik de. Her ikisinde de bedensel yorgunluk göre çarpıyor. Kişi mutsuz ya da çökmüş bir halden çok günlerdir uyumamış ve hırpalanmış görünüyor. Bu kişilerin uykuya olan ihtiyaçları bitmiyor. Bir derdi olup olmadığı sorulduğunda ise sadece uykusu olduğunu söylüyor. Genellikle kurumsal şirketlerde çalışanlarda; eğitim düzeyi yüksek olan kadınlar da ağırlıklı olmak üzere görülüyor.
Vaka örneği
29 yaşında organizasyon şirketinde çalışan kadın sürekli olarak kas ve eklem ağrıları çektiğinden, kendisini devamlı yorgun ve halsiz hissettiğinden, geceleri zor uyuduğunu ve sabahları zor kalktığından dolayı yaşadığı mutsuzluk nedeni ile başvurmuştur. Bunlara ek olarak da ağrılarından dolayı özel ve sosyal hayatının etkilendiğini dile getirmiştir. Bire bir görüşmeler esnasında danışanın son 4 senedir hiç tatil yapmadığı; sürekli olarak gece geç saatlere kadar çalıştığı ortaya çıkmıştır. Kişinin ağrılarının geçeceğine dair inanç ve motivasyon kazanması; bununla beraber iş yaşantısı dengelemesinin gerekliliği üzerine yönlendirme yapılmıştır.
Tavsiyeler
Öncelikle yorgunluğun fiziksel mi psikolojik mi olduğunu öğrenmek gerekiyor. Sıkıntının ortaya çıkması için bir takım uygulamalar yapılıyor ve gerçek yorgunluk nedeni tespit ediliyor. Bunlar onarıldıktan sonra kişinin hareketi, motivasyonu artmaya başlıyor, performansı yükseliyor.

Kraliçe Arı Sendromu
Kadın patron ya da yöneticilerin, kadın çalışanlar üzerinde strese neden olduğu gerçeği ile son zamanlarda çok karşılaşılıyor. Hemcinsleri tarafından yönetilen kadınlarda depresyon ve strese daha sık rastlanılıyor. Tarafsızlık ilkesi, cinsiyet körlüğü, kadın yöneticilerin bilinçaltındaki “Ben bu noktaya nasıl geldiysem, herkes aynı şekilde gelebilir; başarıyı yüceltme ihtiyacı, kıskançlık, kadın çalışanların çeşitli nedenlerle bir çeşit tehdit unsuru olarak görülmesi sendromun başlıca özellikleri.
Vaka örneği
32 yaşında bankada çalışan bir kadın iş stresinden dolayı başvurmuş. Durum incelemesi yapıldığında kişinin bağlı olduğu kadın patronun, sürekli olarak gündeme geldiği dikkat çekmiş. Anlatılan örneklerde, kadın patron danışanı sürekli olarak aşağılama, aşırı görev yükleme, kendisini onaylamama, en önemli toplantılara dâhil etmeme gibi davranış biçimlerini gösterdiği gözlemlenmiş. Kişi ise doğal olarak zaman içinde mutsuz ve stresli bir hal almış; bu içinde bulunduğu durum ise onu bunalıma kadar itmiş.
Tavsiyeler
Bu durumda kişiyle yüzleşmek, duygu ve düşünceleri aktarmak gerekiyor. Nedenler üzerine düşünmek ve kişinin değerini fark etmesi de bu sendromu atlatmakta önemli faktörler. İş değiştirmek veya sorun yaşanan kişiden kaçmak yerine o kişiyle yüzleşmek gerekiyor.

Başarısız olma sendromu
Sürekli başarı odaklı olmak ve mükemmeliyetçiliği yakalama isteği içinde olmak kişilere beraberinde ağır yük oluşturabilir. Herhangi bir işte, ya başarısız olursam ya beceremezsem düşüncesinin getirdiği sıkıntı kişiyi sendroma sürüklüyor. Sürekli panik halinde ve sıkıntılıdırlar. Konsantrasyonları çok kolay dağılabilir.
Vaka örneği
İşte başarısız olma sendromu ile ilgili bir vaka incelemesi: 35 yaşında bir erkek danışan son zamanlarda yaşadığı sıradan iş hayatından bıkkınlık ve mutsuzluktan dolayı başvurmuştur. Bu durumunun nedenleri araştırıldığında çocukluk döneminde onu çok derinden etkileyen başarısızlıklar gündeme gelmiştir. Zaman içinde de birey ‘ya başaramazsam?’ korkusu geliştirerek yeni şeyleri denememe, kendine inanmama, ileriye bir adım atmak için sürekli olarak bahaneler bulma, işte performans korkusu gibi duygu ve düşüncelerin esiri ortaya çıkartılmıştır. Kişinin kendilik saygısında azlık ve olduğu kişiyi beğenmeme gibi duygular üzerinde çalışmalar yapılmış ve öz- güven kazandırma hedef alınmıştır.
Tavsiyeler
Mümkün olduğunda başarısızlığı kişinin nasıl algıladığını tespit etmek gerekiyor. “Başarısız olursam nasıl olur” hikayelerine bakmak lazım. Kişiyi rahatlatmak gerekiyor. Kafasında oluşan yanlış düşünceleri, yanlış öğrenmeleri uzman yardımıyla değiştirmek mümkün.

Kaynak: Hürriyet İK
Yazar: Zeynep Mengi

Gördün mü 25 oldum!!!

Posted by Zeynep | Posted in Genel | Posted on 13-08-2010

3

Herhalde Orkid’in o reklamı çıktığından beri “İyi ki doğdum, gördün mü 25 oldum” şarkısını söylemek için bekledim. İşte o an geldi. :) Artık “Çocuk da yaparım kariyer de” kısmını o kadar kendime güvenerek söyleyemiyorum ama olsun, yine de söylüyorum.
Her sene doğumgünümü en az 2-3 kez kutluyorum. Bu sene çeyrek asır olmam nedeniyle daha da bir coşkuyla kutlayacağım sanırım.
Her şey yolunda gibi. İş, aile, sosyal hayat… Kendime biraz daha vakit ayırmak isterdim ama bu haliyle de çok şikayetçi değilim. :) Ha yüksek lisans tezimi yazıp artık mezun olmak istiyorum. Becerebilirim onu da umarım. Başımın belası oldu çünkü.
Bazı arkadaşlarım da annemi arar doğumgünümde. Teşekkür ederler ona beni doğurduğu için. Annem de tel tel olur tabii. :)
Yine her sene olduğu gibi 00.20′de pastayı keserek 25. yaşıma giriyorum. :)
Pastam dondurmadan bu sene. Çok isabetli bir karar vermişiz, bu sıcakta normal pasta ağır gelirdi bana herhalde.
Sabahtan kutlamaya başlayanlar oldu, devam da ediyoruz. Bıkıp usanmadan teşekkür edebilirim sanırım. :)
Ha bu arada, yaşlanmadım, hala büyüyorum. :)
Yeni yaşım kutlu olsun mu? E olsun hadi. :)

İntihar eden çalışana idam cezası tehdidi

Posted by Zeynep | Posted in Hürriyet İK Yazıları | Posted on 13-08-2010

0

Türkiye, Batı ülkeleri ve Doğu ülkeleriyle karşılaştırıldığında, gerçekten “mutlu çalışanlar ülkesi”. Siz hiç Türkiye’de maaşımı alamadım, zam yapılmadı, terfi edemedim diye intihar eden gördünüz mü? Türkler enayi mi, niye intihar etsinler! Dayanamayacak noktaya gelirlerse, şirketi basıp patronu yahut genel müdürü ‘intihar etmeyi’ tercih ediyorlar. Zaten Türkiye’de mutsuz çalışanların intihar etmesine gerek yok, güvenlik kurallarına uymayan işveren gereğini yapıyor. Bakınız Tuzla tersaneleri, bakanız özelleştirilen maden ocakları…

Fransa gevşek
Oysa batının ve doğunun ezilen çalışanları için durum çok daha acıklı. Yakın zamanda özelleştirilen France Telekom’un 35 çalışanı pencereden atlayarak, kendini bıçaklayarak, kafasına bir kurşun sıkarak ölmeyi tercih etti. Peki France Telecom intiharları önlemek için ne yaptı? Aslında hiçbir şey. Bir iki önemsiz yönetici kovuldu, “Maaşlar ve çalışma koşulları en kısa zamanda iyileştirilecektir” gibi bir iki söz verildi.

Çin gerekli tedbirleri alıyor!
Buna karşılık, Çin’de yönetim ve şirketler, intihar vakalarına karşı çok daha hızlı, kararlı ve enerjik hareket ediyor. Ülke hızla zenginleşirken, bazı eski komünist bürokratlar ve karanlık işadamları dolar milyarderi olurken, günde 1 dolara 14 saat çalışan işçiler açlığa, sefalete isyan etmeye başladılar. Ve Komünist iktidar (Hatırlatmakta yarar var: Dünya kapitalizminin yükselen yıldızı Çin’in resmi adı hâlâ Çin Halk Cumhuriyeti’dir ve dışarıdan bakınca anlaşılmasa da, iktidarda Çin Komünist Partisi vardır.) her türlü sendikal talebi, grev girişimini bastırırken, çaresizlikten pek çok çalışan ölümü tercih ediyor. Ama Çin Hükümeti ve Çin şirketleri, intiharı düşünenlere göz açtırmıyor. Mesela 2010’un ilk 6 ayında 10 çalışanı intihar ederek iş sözleşmesini tek taraflı olarak fesheden (Apple’ın IPhone’larını üreten) Foxconn Technology yönetimi, artık işe yeni aldıklarına bir taahhütname imzalatıyor: “Foxconn Technology’de çalıştığım süre içinde kendimi öldürmeyeceğime, herhangi bir ihtihar teşebbüsünde bulunmayacağıma namusum ve şerefim üzerine söz veririm. Okudum / imzaladım”

Peki, imza attağı halde intihar edenlere ne yapılacak, diyeceksiniz. Riyavete göre, bu noktada da Çin Hükümeti’nin gerekli önlemleri alması bekleniyor: “Bundan böyle, intihar ederek ülkenin kalkınmasına ve Dà Yuè Jin yani Büyük İleri Atılım’a ihanet eden rejim düşmanları asılarak idam edilecektir.”
İstifa edenleri kovun!

Şaka bir yana (taahhütname haberi doğrudur, idam cezası ise abartı) bugünkü kapak haberimizde, İK departmanlarının yeni misyonunun ‘iyi elemanları şirkete kazandırmak ve şirkette tutmak’ olacağını okuyacaksınız. Çin örneğinden hareketle, İK yöneticilerine bir öneri: Kalifiye personeli şirkette tutabilmek için, işe alırken bir taahhütname imzalatabilirsiniz: “İstifa etmeyeceğime, başka şirkete geçmeyeceğime namusum ve şerefim üzerine söz veririm.” Sözünü tutmayanları ne yapacaksınız?

Tabii ki… kovacaksınız!

(Capital.fr’in 30 Temmuz tarihli ve Philippe Eliakim imzalı haberinden uyarlanmıştır.)

Kaynak: Hürriyet İK

Sağlıklı çatışma şirketlere yarıyor

Posted by Zeynep | Posted in Hürriyet İK Yazıları | Posted on 12-08-2010

3

Farklı şekillerde yetişmiş, değişik kültürlerden gelmiş insanlarla birlikte çalışıyoruz. Günümüzün yaklaşık 10 saati onlarla geçiyor. İletişimin çok olduğu bir iş yapıyorsak çalışma arkadaşlarımızla problemler yaşayabiliyoruz. Herhangi bir şey çatışma çıkmasına neden olabiliyor. Sürekli çalan telefon, boşalan bir oda, sürekli açık ya da kapalı olan klima gibi…

Bu çatışmalar işi bırakmaya kadar gidebiliyor. Bu nedenle vaktinde müdahale edilmesi ve taraflara mümkün olduğu kadar adil davranılması gerekiyor. Her ne kadar çatışma ve gerginlik olumsuz kavramlar olsa da, uzmanlar dozunda bırakılan çatışmanın hem çalışanın sağlığına, hem de şirkete yararlı olduğu görüşünde. Kontrollü çatışma sayesinde yeni fikirler ortaya çıkıyor, kurumdaki problemler daha rahat görülebiliyor.

İş hayatında farklı düşünceleri, geçmişleri olan, farklı kültürlerden gelmiş ve gelecek beklentileri de birbirinden farklı insanlarla birlikte, ortak bir hedef için çalışıyoruz. Bu kişileri günde yaklaşık 10 saat görüp sürekli iletişim halinde oluyoruz. Kimimizin arasında işin gereği rekabet de var. Durum böyle olunca anlaşmazlıklar çıkabiliyor. Sadece iş ortamındaki gerginlikler de değil, evde ya da diğer ortamlarda yaşanan olumsuzlukları ofise taşıyabiliyoruz. Bunun sonucunda da haklı haksız birbirimizi kırabiliyoruz.

Şirket içi çatışma şu şu sektörlerde yaygın, diye bir ayrım yapmak zor. İnsanın bulunduğu, iletişimin olduğu her ortamda bu tür çatışmalar yaşanıyor. Birbiriyle bağlantılı işlerin yoğun olduğu ortamlarda çatışma daha sık görülüyor. Bir bölümün işini yapması başka bir bölüme bağlıysa ve bir tarafta aksaklık çıkıyor ve diğer tarafın iş yapmasını engelliyorsa, çalışma arkadaşları arasında çatışma çıkması kaçınılmaz.

Uzmanlar, sözlük anlamı olumsuz olsa da, dozu iyi ayarlandığında çatışmanın şirketler için faydalı olduğunu söylüyorlar. Bir kurumda çatışma varsa o kurum yaşayan, gelişen, nefes alan bir kurum olarak görülüyor. Çatışma kişi-kişi, kişi-grup veya grup-grup şeklinde görülebiliyor. Şirketlerde en çok rastlanan biçim ise kişi-kişi. Kişi-kişi çatışmaları arasında en sık rastlanan da iş arkadaşları arasındaki çatışma. Yöneticiyle yaşanan sorunlar ast-üst ilişkisi nedeniyle su yüzüne pek çıkamıyor.
Çatışma durumlarında uzlaşmak çok önemli. Fakat bir taraf uzlaşmak istemiyorsa, tek çare o insanla ilişkiyi en aza indirmek ve etkilenmemeye çalışmak.

Çatışmanın nedenleri
Her şey çatışma nedeni olabiliyor. Sürekli çalan telefon, terfi, zam, şirkete yeni alınan bilgisayar, boşalan bir oda, sürekli açık olan klima… Çatışmanın daha temel ve derin nedenleri de olabiliyor. Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Ela Ünler Öz bu nedenleri şu şekilde sıralıyor:

-Bireysel farklılıklar. Birbirinden farklı, değişik aile ve kültürlerden gelen kişilerin aynı ortamda çalışması çatışmanın belli başlı nedenlerinden biri.

-İletişim eksikliği. Birbirlerine yolladıkları mesajları farklı algılayan çalışanlar çatışmaya neden olabiliyor.
-Mesajın açık olmaması, net olmamak da başka bir neden.

-İş tanımlarının çok net olmaması insanların çok fazla görev yüküne sahip olması nedeniyle birbirleri arasında çatışma çıkabilir. Kimin hangi işi yapacağı belli değilse bu da çalışanların ilişkilerine zarar veriyor. Bazı görevlerin havada kaldığı, bazı insanların üstüne yük olarak bindiği durumlar ortaya çıkabiliyor. Ben yapıyorum neden o yapmıyor düşüncesi doğuyor. Bazen görevler ve yetkiler çakışabiliyor.

-Kimin kime karşı sorumlu olduğu da çok önemli. Mesela bir kişinin birden fazla yöneticisi olabilir. Matrix organizasyonlar, proje bazlı oldukları için bir kişi bir projede çalışırken kendi departmanı dışında projeye devam ediyor. Yani departman ve proje olmak üzere iki yöneticisi oluyor. İkisinden de görev alıyor ve bu nedenle çatışma doğabiliyor.

-İşini kaybetme korkusu, kriz, kaynakların eksikliği. Departmana ayrılan belli bir bütçe vardır, bu bütçe kısıtlıysa çatışma çıkabilir.

-Rekabet de çatışma nedenlerindendir. Mesela belirlenmiş satış rakamlarının olması personel içinde rekabete neden olabilir.

-Şirket küçülmeye gittiğinde kim gidecek, kim kalacak, kim ne iş yapacak soruları çalışanları çatışmaya sürükleyebilir. Belirsizlik ortamları, çatışma ortamını hazırlayan en önemli sebeplerden biri.

-Amaç farklılıkları da çatışma nedenidir. Bazı insanların amacı para kazanmak bazılarınınki ise unvan sahibi olmaksa, bu da çatışmayı getiririr.

-Benim gücüm var, sende kullanabilirim, ayağını kaydırmaya çalışıyorum şeklindeki güç mücadelesi de çatışma nedeni.

-İdeolojik farklılıklar çatışmaya neden olabilir. Çalışanlar arasında siyasi görüşlerde farklılıklar olabilir, biri daha mütevazı bir yaşamı daha kapalı bir görüşü vardır, diğeri daha açıktır ama aynı departmanda iş yapıyorlardır. Bu da ciddi çatışmaya neden olabilir.

-Algılama farklılıkları da çatışma nedenidir. Herkes dış dünyayı farklı algılar. Siyah, herkes için siyah değildir. Bir yöneticinin talebini herkes farklı algılayabilir.

Çatışma durumunda ne yapmalı?
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Pınar Ünsal görev tanımlarının çok çok net belirlenmesi gerektiğini söylüyor: “Kim neden sorumlu, çalışandan beklenen şeyler ne, bunları görüşme aşamasında, işe girmeden belirlemek gerekiyor.”

- Bir başka önemli nokta kuralların önceden konulmuş olması. Kriz yaratabilecek, çatışma çıkarabilecek durumlar için önceden belirlenmiş kuralların konması önemli. Ünsal: “Diyelim ki araştırma görevlisi iki kişi var. İkisi de doktorasını bitirdi ve yardımcı doçentlik için başvuracak. Hangisinin hakkı? Kimin atanması gerekir? Bu durumda çoğunlukla bir karar veriliyor ve bu da keyfi bir karar gibi algılanıyor.Kendisine haksızlık yapıldığını düşünen olursa, o iki kişinin arası uzun yıllar bozuk kalabiliyor. Ama ‘Ne tarihte başlamış olursa olsun doktorasını ilk bitiren yardımcı doçent olacak’ gibi kesin kurallar olursa problem çıkmaz.”

-Eleman seçimi aşamasından başlanarak önlemler alınabilir. O örgütün kültürüne uygun çalışanları seçmek gerekiyor. Bunları benimsemeyen, bunlara ters düşen insanlar varsa, o ortamda uyumsuz olacakları için çatışmalar başlayabilir. Bir insan en iyi kendi seçtiği insanlarla birlikte çalışabilir diyor Ünsal: “Yöneticilere elemanlarını seçme hakkı verilirse çatışma daha az yaşanır. İnsan kaynakları olarak potansiyel adayları belirleyip son kararı yöneticiye bırakmak yararlı olabilir.”

-Benzer kişilik yapıları olanlar daha uyumlu çalışıyor. Örgütte var olan kişilik tipine ve buna uygun kişileri seçmek çatışmaları engelleyebilir. Mülakatta bu tip özellikler çok anlaşılamayabilir, diyen Ünsal kişilik testlerinden faydalanılabileceğini söylüyor.

-Sonradan müdahale de gerekebilir. İndus Danışmanlık’tan Pınar Cambaz, birlikte çalışan iki kişi arasında çatışma varsa, iş akış şemasının, işin yapılış şeklinin değiştirilebileceğini söylüyor: “Ancak daha uzun vadeli daha yapıcı etkin bir çözüm istiyorsanız eğitimler burada devreye giriyor. Kişi neden sorun çıkarıyor, neden çatışmaya neden oluyor, iletişimde bir aksaklık vardır, algılarda bir farklılık vardır, ekiple tam bir uyum sağlayamamıştır, iki grup arasında sıkıntı varsa mutlaka konuşularak bu aşılabilir. Dışarıdan bakan biri bunu objektif bir biçimde görebiliyor. Tarafların uzlaşmak istemesi de çok önemli. Her kurumun kendine has bir kültürü, kendine has bir iklimi var. Bir çözüm her firmaya uyacaktır demek mümkün değil. Deneme yanılma yoluyla firmanın kendisi için en etkin yol bulunur.”

-Küçük ve orta ölçekli şirketlerde hakem yönteminin kullanıldığını belirten Cambaz, hakem rolünü de genelde yöneticinin üstlendiğini söylüyor: “Burada yöneticinin güvenilirlik yönü olması çok önemli. İki taraf arasında mümkün olduğu kadar tarafsız kalmak gerekiyor. Münazara şeklinde grup çalışmaları yapılabilir. Fakat çözüm yolu bulunmadan o masadan kalkılmayacak.”

-Şirket yöneticisinin model olması gerekiyor. Çalışanlarına nasıl davranıyor? Kendi istediğinin olmasını mı istiyor yoksa çalışanı memnun edecek şekilde mi davranıyor? Ben kazanayım o kaybetsin şeklinde düşünen bir yönetici çalışanını da etkiler ve onun da bu şekilde davranmasına neden olur.

-Öz, çatışma yaşayan insanların başka bir ortama çekilmesi gerektiğini söylüyor: “Bu ortamda çatışma yaşanmışsa o çatışmayı o ortamda çözmek çok zor. Farklı bir ortam farklı bir yer çatışmayı çözmeye yardımcı olacaktır.”

Çatışmayı çözmek için stratejiler
Öz çatışmayı çözmek için 3 tür strateji var diyor:
Kaybet-kaybet: İki taraf da kaybedecek, bir fedakarlıkta bulunacaklar. Buna uzlaşma da deniyor. 1 dilim pasta var ikimiz de bunu yemek istiyoruz. Bunu yarıya bölelim sen yarısını al ben yarısını. İki taraf da diğer dilimi kaybetmiş oluyor. Bir tarafın tamamen kaybedip diğer tarafın tamamen kazanmasından daha iyi bir yöntem. Burada arabulucu kullanmak çok önemli.

Kazan-kaybet: Bir kişi tamamen kazanacak. Ben pastayı yiyeceğim, siz aç kalacaksınız. Rekabetçi kültürlerde daha çok rastlanıyor. Taraflardan biri kazanmak için tamamen karşı tarafa odaklanıyor ve elinden ne geliyorsa yapıyor. Çok sağlıklı bir strateji değil. Ast-üst ilişkisinde daha çok görülür. Emir komuta zincinirinin yukarıdan aşağıya işlediği, ataerkil, hiyerarşik şirketlerde bu durum görülüyor.

Kazan-kazan: En sağlıklı ama en zor uygulanan yöntem. İki taraf da kazanacak. 1 dilim pasta var ben yiyeceğim ama sizin de o pastaya eş değer bir şey yemenizi sağlayacağım. Bu da herkesin ihtiyacına odaklanmayı gösteriyor.

Bunları yapmayın!
-Çatışma esnasında ‘bunun sorumlusu kim’ sorusundan uzak durmak gerekiyor. Top bir kişi üzerine atıldığında çözülmeyecek noktalara gidiyor. Bu olayda benim payım ne, karşı tarafın payı ne diye sorulmalı, iki taraflı düşünülebilmeli.

-Çatışma durumunda alttan alayım, ben kaybedeyim o kazansın gibi düşünceler de ortaya çıkabiliyor. Çalışan bu yöntemleri çok kullanıyorsa kendini sorgulaması gerekiyor. Sürekli alttan almak veya kaçınmak çok sağlıklı bir yöntem değil. Bir süre idare edebilir ama biriktiğinde hem çalışan hem de etrafındakiler için kötü sonuçlar doğurabilir. Ünsal, bunların yerine sağlıklı yöntemlerin kullanılması gerektiğini söylüyor: “Benim de işime gelecek bir çözüm yolu bulmalıyım. 2 taraf da mağdur olmamalı. Bana en fazla yarar sağlayan çözüm ona da yarar sağlasın şeklinde düşünmek gerekiyor. Mümkün olduğunca çaba sarfetmek, hakkını yedirmemek ve başkasının da hakkını yememek önemli. Herkese en fazla yarar sağlayacak çözüm bulunmalı. Bu bulunamıyorsa uzlaşılmalı, asgarilerde buluşulmalı. Sen de taviz ver ben de…”

-Çatışmanın kızgınlık ve öfke getirdiğini belirten Ünsal bu öfkenin uygun bir şekilde yönetilmesi gerekli diyor: “Öfkeyi bastırmayın. Öfkeliysen öfkelisin ve ifade etmelisin ama bunu ifade ederken agresif olmamak gerekiyor. Sakin kalıp ilk anda bir şey yapmamak çok zor ama gerekli. Mantık devreden çıkıyor, olmadık şeyler söyleniyor. Bir süre bir şey yapmadan vakit geçirmek önemli. Vücut dili de önemli. Kaşlar çatılmış, gözdağı verir gibi el hareketleri durumu çok daha zorlaştırır.”

-Öz ise yöneticilerin çatışma durumunda taraf tutmaması gerektiğini vurguluyor: “Ben senin tarafındayım, idare et yaklaşımı çok yanlış. Tarafsız olunmalı. Kişilere odaklanılmamalı. Sen kötüsün sen hep böyle yapıyorsun denmemeli. Çatışmaya müdahale geciktirilmemeli, anında müdahale edilmeli.”

Eleştiri nasıl yapılacak?
İş ortamında çatışmalara neden olan şeylerden biri de eleştiri. Çalışanın ya da iş arkadaşınızın yaptıklarından memnun değilsiniz ve bir şekilde bunu kendisine söylemeniz gerekiyor. Söylenecek şey olumsuz olduğu için bunu olgunlukla karşılamak birçok insan için zor. Peki germeden, çatışma çıkmasına neden olmadan nasıl eleştiri yapılacak?

Cambaz bu gibi durumlarda ‘sandviç’ yönteminin kullanılmasını öneriyor. Yani negatif yorumu iki olumlu arasına saklayarak söyleme metodu. Çalışanın mutlaka olumlu yönleri de vardır diyen Cambaz söze bununla başlanması gerektiğini öğütlüyor: “Övgüde biraz cimri davranıyoruz. Övmek denince, zaten işi bu, yapması lazım, övmeme gerek yok anlayışı var. Övmek ardından negatifi söylemek ve sözü tekrar olumlu bir ifadeyle bitirmek gerekiyor.”

Ünsal ise eleştiriye eleştiriyle karşılık vermemek gerektiğini de vurguluyor. Biri sizi eleştirdiğinde çok zor da olsa onu dinlemek ve anlamaya çalışmak gerekiyor. “Bana diyorsun ama sen de şöylesin” diyerek saldırmamak gerekiyor. Ünsal birine eleştiri yaparken durumu çok fazla genelleştirmeden söylemek gerek diyor: “Mesela sen kaba bir insansın… Çok genel bir şey, çok da kırıcı. Neden böyle düşündün çünkü o insan birinin yanında seni azarladı ya da yüksek sesle konuştu, müşterilerin yanında yanlışını ortaya çıkardı. O davranış neyse davranışın üzerine yoğunlaşarak söylemek gerek. Geçen gün müşterilerin yanında yaptığım hatayı ortaya çıkarman beni çok rahatsız etti, denebilir. Kişiyi rahatsız eden davranış neyse ona yoğunlaşmak, kişiliğine mal etmeden söylemek çok önemli.”

Çatışanlarda kalp sorunu daha az
Çatışma bazen işten ayrılmaya kadar gidebiliyor. Çalışan devamsızlık yapabiliyor, o ortamda bulunmamaya çalışabiliyor, işte uyumsuzluk yaşayabiliyor. Ünsal bu gibi durumlarda örgüt bağlılığında azalma olacağını söylüyor: “İşten ayrılma niyeti artacaktır. Çalışanın çatışma yaşadığı kişiye sabotaj, zarar verme isteği de görülebilir.”

Fakat dozu ayarlandığında çatışma hem birey hem de şirketler için faydalı olabiliyor. Ünsal çatışmanın hem örgütün gelişmini hem de bireysel gelişimi beraberinde getirdiğini söylüyor: “Mesela 10 yıl çatışmasız bir ortamda çalıştınız, sonra o şirketten ayrılıp başka bir yere geçtiniz. Siz aslında çok savunmasızsınız. Çok farklı insanların davranışlarıyla, belki entrikalarla karşılaşacaksınız. Problem çözme beceriniz çok gelişmemiş olacak. Çatışma, problemlerin neden olduğunu görme imkanı veriyor şirketlere. Ortaya çıkması, çözüm yolları bulunması açısından önemli.”

Stockholm Üniversitesi Stres Araştırmaları Enstitüsü’nün 10 yıl süren ve 2.755 kişinin katıldığı araştırmasına göre, arkadaşlarıyla arayı bozmamaya çalışan “güzel huylu” çalışanların kalp sorunu geçirme oranı yüzde 3,3. Oysa “tepki verenlerin” riski yüzde 1,2 yani neredeyse üçte bir. Stresten Kurtulmak adlı kitabın yazarı acil tıp doktoru Philippe Rodet, “Pembe çalışma ortamının tadını kaçırmamak için, mutlu görünmek zorundasınız. Yoksa size huysuz derler, havayı bozuyor derler. Özellikle Amerikan şirketlerinde gülümseme baskısı da insanları gülümser gibi yapmaya zorluyor. İnsanlar hislerini bastırmak durumunda kalıyor, tepki veremiyorlar. Sonunda da kalp sorunu yaşıyorlar. Gülümsemeye mahkum hosteslik, hazır giyim satıcılığı, garsonluk gibi mesleklerde depresyon oranı çok yüksek oluyor. Bazen çatışma gerekli ve faydalıdır” diyor. New York Times’ın danışmanlığını yapan psikolog Daniel Goleman ise “Hissettiklerini belli etmek profesyonel başarıyı artırır. Yani zam almak, terfi etmek için patronla sorunlarınızı konuşarak halledin” diyor.

Kaynak: Hürriyet İK
Yazar: Zeynep Mengi

Ben kedi besleyen bir densizim!

Posted by Zeynep | Posted in Genel | Posted on 11-08-2010

6

Dün akşam eve geldiğimde annem 2 komşunun bağıra çağıra kedileri besleyenleri ‘lanetlediğini’ söyledi. Kedileri besleyenlerin elleri kırılsın, hepsini dava edeceğiz gibisinden onlarca laf. Apartman ve daire ismi vererek söylüyorlarmış bunları bir de. Bağıra çağıra. Ayrıca biz (kedileri besleyenler) iletişim sorunu çeken, bu nedenle kedilerle avunan kişilermişiz. Dünden beri aklıma geldikçe delleniyorum. Her tarafta sokak hayvanları için bir kap su koyun diye yazılar afişler var ama biz bunu yaptığımız için densiz oluyoruz. Nasıl hasta ruhlu insanlar bunlar? Bırakalım da ölsünler? Bu mudur? Peki bu çok mu sağlıklı bir düşünce. Bir de demişler ki kedi beslemek istiyorlarsa dağa bayıra gitsinler. Oldu canım. Hayvan sevgisinden yoksun kafası sakat insanlar! Şart değil, sevme kedileri, köpekleri. Bırak yaşasınlar, tırmaladılar mı seni, ne yaptılar, ne zararını gördün şu hayvanların? Yakında zehirlerler de kedileri bu caniler…
Sitede çok fazla kedi olmasın diye dişileri zaten kısırlaştırıyoruz. Daha ne yapalım? Yollarda arabalar mı çiğnesin? Sitede kedi olunca site siteye benzemiyormuş. Nasıl bir laf bu, nasıl bir savunma? Ben bu kedileri besleyeceğim, yavruları büyüteceğim, sen ne dersen de. Ben ne günah işledim de böyle kafasız insanlarla aynı yerde oturuyorum…

Sporu meslek olarak seçmek

Posted by Zeynep | Posted in Hürriyet İK Yazıları | Posted on 26-07-2010

0

Hayatını spor yaparak kazanmak, milyonlar tarafından tanınmak, üstüne üstlük öyle lisans, master yapmadan genç yaşta büyük paralar kazanmak, krallar gibi yaşamak… Cristiano Ronaldo’ların, Michael Schumacher’lerin göz kamaştıran dünyası, milyonlarca genci mıknatıs gibi kendine çekiyor. Ama bir yıldıza karşılık yüzbinlerce genç, profesyonel sporcu olacağım diye eğitimini feda ediyor.

Para, şan, şöhret, alkışlar, flaşlar, Hollywood yıldızlarını aratmayan bir yaşam… Dışarıdan bakınca profesyonel sporculuk böyle görünüyor da, acaba gerçek nedir? Daha doğrusu profesyonel sporun bir avuç yıldızı böyle yaşıyor ama, büyük çoğunluk için durum nasıl?

Hem düzenli spor yapın, hem birçok insan tarafından tanının, üstüne üstlük iyi de para kazanın!.. İlk bakışta profesyonel olarak spor yapmak çok cazip geliyor; fakat bir de içeriden bakmak gerek.

Her meslek olduğu gibi sporculuğun da iyi ve kötü yanları var. İyi şartlarda, düzenli olarak spor yapmak, yeni yerler görmek, insanlarla tanışmak, düzgün ve sağlıklı bir vücuda sahip olmak mesleğin güzel yanları. Hele bir de göz önünde bir takımda iseniz veya milli takıma seçilmişseniz her başarı binlerce kişiyle birlikte kutlanır, gazeteler televizyonlar sizden bahseder. Tabii bunun tam tersi de olabilir. Başarısızlıklarda da bu işten anlayan anlamayan herkes tarafından eleştirilir, yuhalanır, bu da sporcuda psikolojik çöküntüye neden olabilir. Üstelik, belli bir yaştan sonra profesyonel olarak spor yapılamayacağı için sporcular geleceklerini de düşünmek zorunda. Ayrıca hiç beklenmeyen bir anda gelen sakatlık da kariyeri bitirebilir.
Okul spor dengesi
Spor hayatına küçük yaşlarda başlamak gerekiyor. Bazı kulüpler okul okul gezip geleceğin potansiyel yıldızlarını ararken bazıları da beden öğretmenlerinden yardım alarak yetiştirecekleri sporcuları seçiyor. Keşfedilmeyi beklemek istemeyenler de kulüplerin spor okullarına gidiyor. Burada kendini gösterenler de takıma seçilebiliyor.
Alt yapıda oynamaya başlayanları zorlu bir maraton bekliyor. Profesyonel bir sporcu olmak için yapılan çalışmalar fedakarlık da istiyor. Genelde haftanın her günü antrenman yapılıyor. Bu da okuldan sonra koşarak spor salonuna gitmek demek. Geç saatlere kadar çalışılınca eve dönüldüğünde istenen ilk şey bir güzel dinlenmek oluyor. Tabii bu koşturma içinde okulu da aksatmamak lazım. Birçok aile notlar düştüğünde çocuklarını spordan uzaklaştırıyor. Yani hem okulu hem de sporu dengeli bir şekilde yürütmek gerekiyor. Spor kulüpleri de sporcuları bu konuda sık sık uyarıyor. Eğitim döneminde deplasmanlar, kamplar da oluyor. Bu zamanlarda girilemeyen derslere çalışmak hatta kaçırılan sınavlara geç de olsa girmek gerekiyor. Bu da ekstra çalışmayı gerektiriyor.
Altyapıda yetişmeye başlayan sporcu küçük, yıldız ve gençten sonra A takımına çıkarak profesyonelleşiyor.
Çalışma şartları ağır
Türkiye Basketbol Federasyonu Ligler Direktörü Ahmet Araşan araştırmalara göre basketbolun ebeveynlerin çocuklarını en çok yönlendirmek istediği spor dalı olduğunu söylüyor. Basketbolcuların çalışma şartları ağırdır diyen Efes Pilsen Spor Kulübü’nün Teknik Menajeri ve eski basketbolcu Alper Yılmaz sezon içerisinde haftada tek maç oynayan takımların bir gün, Avrupa kupası ve Türkiye ligi oynayan oyuncuların ise imkanlar dahilinde olur ise bir gün tatili olabildiğini söylüyor: “Sezon sonunda aşağı yukarı 1-1,5 ay gibi boş bir vaktimiz olur ancak o dönemde transfer olma, takım bulabilme, gerekirse taşınma gibi işler ile geçer. Her kişi sigortalanmak zorunda. Ayrıca sahada olabilecek kazalar için kaza sigortası yaptırılmak zorunda. Bayram ve resmi tatil gibi bir kavram yoktur.” Sakatlık ve doğum gibi durumlarda sözleşmeli liglerde anlaşmaları devam ettiği sürece sporcuların ücretleri ödeniyor. Sakatlık döneminde sözleşmeli sporcular için mecbur tutulan ferdi kaza sigortası sayesinde tedavi masrafları karşılanıyor. Ancak amatör liglerde ferdi kaza sigortası mecbur değil. Sakatlık, oyuncunun aktif spor yaşamına son verecek düzeydeyse sporla ilgili farklı kademelerde çalışma imkanına sahipler. Doğum yapacak sporcular ise o dönemde anlaşma yapmıyor. Oyuncuların alacakları ücret, peşinat ve taksit şeklinde ödeniyor. İmza ile toplam paranın bir kısmı verilip geri kalan aylık maaş olarak veriliyor. Ama yapılan anlaşmalara göre bu durum çeşitlilik gösterebiliyor. Ayrıca başarıya prim uygulaması da var.
Erken yaşta başlayın
Kariyerini basketbolcu olarak seçmek isteyenler 8-9 yaşında basketbol okullarında başlamalılar diyen Yılmaz sonra kulüp takımlarının altyapılarında yer alıp, A takımlara yükselebileceklerini söylüyor: “A takım seviyesine kadar okul ile beraber hatta yapabiliyorlarsa, diğer başka uğraşlarla beraber yürütebilmeli ve sonra geldikleri duruma göre aileleri ile beraber bir karar vermeliler. Zorlukları çoktur. İdmanlar, maçlar okulla çakışır. Yorgunluktan ders çalışamazsın.” Altyapıdan gelen oyuncu sayısının çok az olduğunu belirten Yılmaz uzun boyun bir avantaj sağladığını vurguluyor. “Yetenek şart. Gerisi çalışma, kendini geliştirme, biraz şans ve gelen şansı iyi kullanma ile gelir.”

Sporcular yaş ilerledikten sonra basketbolla alakalı olarak bir spor kulübünde çeşitli pozisyonlarda görev alabilir, antrenörlük, menajerlik, yöneticilik yapabilir. Spor okulları kurma, lig komiserliği, oyuncu menajerliği ve ulusal-uluslararası spor organizasyonlarında farklı kademelerde de çalışabilirler. Bunun dışındaki sektörlerde de çalışan çok sayıda basketbolcu bulunuyor. Yılmaz, basketboldan sonra restoran açan, mağaza işleten, bar sahibi olan sporcular olduğunu da söylüyor: “Güvenlik görevlisi ve sigortacı olan arkadaşlarımız da var. Sınıflandırmak çok kolay değil.”
En çok kazanan Tiger Woods
Forbes Dergisi, 2010’da dünyanın en çok kazanan sporcular listesini açıkladı. ABD’li golfçü Tiger Woods, 105 milyon dolarlık geliriyle birinci sırada yer alırken Woods’u 65 milyon dolarla ABD’li boksör Floyd Mayweather ve 48 milyon dolarla Amerikan Profesyonel Basketbol Ligi’nde (NBA) Los Angeles Lakers takımında oynayan basketbolcu Kobe Bryant takip etti. İngiliz futbolcu David Beckham ise 43 milyon 700 bin dolarla listeye 5’inci sıradan girdi. Listede yer alan tek kadın sporcu ise Rus tenisçi Maria Sharapova, 24.5 milyon dolar gelirle 35’inci sırada yer aldı.

Sayılarla basketbol – futbol – voleybol
Basketbol

Türkiye Basketbol Federasyonu verilerine göre Türkiye’de 6.460’ı İstanbul’da 35.716’sı Anadolu’da olmak üzere toplam 42.212 basketbolcu bulunuyor. Bu sporcuların 35.051’i erkek 7.161’i kadın. 850 kadar sporcu (800’e yakını Türk) sözleşmeli olarak basketbol oynarken kalan sporcular tamamıyla amatör olarak çalışıyor. Anadolu şehirleri arasında 4.052 basketbolcusu bulunan Ankara sporcu sayısı bakımından ilk sırada yer alırken başkenti, İzmir 3.440, Antalya 1.386, Bursa 1.364 ve Adana 1.324 sporcusuyla takip ediyor.
Ücretler değişken fakat 2.000-3.000 TL’den 900.000 dolara kadar kazanan Türk basketbolcular var.
Yılda yaklaşık 70 resmi maç yapıyorlar.
Sezon içerisinde imkan varsa haftada 1 gün, sezon bittikten sonra 1-1,5 ay izin yapıyorlar.
Futbol
Türkiye Futbol Federasyonu verilerine göre amatör kulüp sayısı 4.627, profesyonel kulüp sayısı 126, amatör futbolcu sayısı 240.310, profesyonel futbolcu 4 bin 700 civarında.
Süper ligde oynayan Türk futbolcular yıllık 600 milyardan aşağı almazken sporcu altyapıdan gelmişse, yeni profesyonel olacaksa maaş 250-300 milyara düşüyor. Bu ücretler takıma, kulübe göre de değişiyor.
Futbolcunun bir yılda çıktığı maç sayısı oynadığı takıma göre değişiyor fakat iyi bir oyuncu yılda ortalama 25-30 maç oynuyor.
Sezon içerisinde haftada 1 gün, sezon bittikten sonra 20 gün-1 ay izin yapıyorlar.
Voleybol
Türkiye Voleybol Federasyonu verilerine göre Türkiye’de lisanslı 52 bin voleybolcu var.
Anadolu-İstanbul dağılımı yüzde 50 oranında denilebilir.
Voleybolcuların kazançları, diğer spor dallarında olduğu gibi değişken. Üst liglerde yılda 70-80 milyara oynayanlar olduğu gibi 500 bin Avro’ya oynayanları da görmek mümkün. Alnan ücretler takımın liglerdeki yerine, gelirine de bağlı.
Maç sayıları da içinde bulundukları lig ve kategoriye göre 22 ile 50 arasında değişiyor.

Avantajlar
Birçok kişi tarafından tanınır olmak.
Düzenli, disiplinli bir hayata sahip olmak.
Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak.
Sağlıklı bir vücuta sahip olmak.
Kötü alışkanlıklardan uzak tutar.
Sorumluluk sahibi olma özelliği kazandırır.
Dezavantajlar
Evden, ailenden uzak kalmak.
Her sene sonunda öbür sene iş garantisi olmadan yaşamak.
Sakatlık sonunda meslek hayatı bitebilir.
Uzun süreler üst düzey oynamak ilerisi için çeşitli sağlık problemlerine yol açabilir.
Meslek hayatı kısadır ve yorucudur.
Sendikal hakların olmaması.

Yaş 35 yola devam
Bir süre sonra aktif spor hayatı bitse de devam etmek isteyenlere ‘ikinci bahar‘ şansı da sunuluyor. Galatasaraylı Sporcular Derneği, bir anlamda veteran derneği olarak görülüyor. 1986 yılında kurulan derneğin 791 üyesi var ve bu üyelerin birçoğu atletizm, voleybol, basketbol, futbol, yüzme ve kürek takımlarında spor yapmaya devam ediyor. Tekrar sahalara dönmek için Galatasaray’da oynamış ve 35 yaşına gelmiş olmak gerekiyor. Galatasaraylı Sporcular Derneği Başkanı, eski futbolcu Cengiz Özyalçın: “Seneler sonra takım arkadaşlarınızı evlenmiş, çocuğu olmuş, saçları ağarmış, biraz kilo almış olarak görebiliyorsunuz” diyor. 71 yaşında olan Özyalçın, 2,5 sene öncesine kadar futbol oynayabildiğini belirtiyor. Diğer branşlarda 35-60 yaş arasında sporcular bulunuyor. Genelde haftada 1 gün antrenman yapan takımlar, ihtiyaca göre bu sayıyı artırabiliyor. Dernek olarak Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Türkiye, Kosova ve Makedonya arasında Karadeniz Ülkeleri Veteran Oyunları adında mini bir olimpiyat düzenlediklerini belirten Özyalçın, bu etkinlikte veteranların atletizm, futbol, basketbol, voleybol, yüzme branşlarında yarıştıklarını söylüyor.

Federasyonda futbolcu yok
Bu devirde ya topçu ya da popçu olacaksın derler. Futbolcu olmak isteyenleri de zorlu aşamalar bekliyor. Çok yüksek ücretlere transfer olan futbolculardan olmak kolay değil. Diğer spor branşlarında olduğu gibi burada da genç yaşta başlayıp istikrarlı bir şekilde ilerlemek gerekiyor. Göz önünde olan ve yüksek miktarlarda para kazandıran bir spor dalı olduğu için diğer sporlara göre daha fazla kişi bu alanda kariyer yapmak istiyor. Tabii durum böyle olunca çok az kişi sivrilerek bir yıldız olabiliyor.

Futbolcuların ücretleri değişken oluyor. Tanju Çolak bu ücretlendirmenin o anki havaya göre yapıldığını, amatörce ve serbest bir piyasa olduğunu söylüyor. Yaş ilerledikten sonra bazı futbolcular ticaret alanına giriyor, birçoğu da antrenörlük yapıyor. Üst düzey oyuncular da gazetelerin spor sayfalarında yorumcu olarak yer alıyorlar. Kulüplerde yönetici olan futbolcu sayısının çok az olduğunu belirten Çolak, Türkiye’de yöneticiler futbolcuları kolay kolay aralarına almazlar diyor: “Genelde mütahitler, iş adamları yönetici olur. Avrupa’da durum tam tersidir, Hepsi yetenekli futbolcuları kulüp başkanı yaparlar. Futbol federasyonunda bir tane futbolcu yoktur. Ağırlıklı olarak da basketbolcu. Voleybolcu da oluyor.”
Futbol seçilmez, seçer
Futbolu kişinin seçme hakkı yok diyen Çolak: “Beğenilmesi, o şartların oluşması gerekiyor, fiziksel özellikleri olması gerekiyor. Teknik direktörler buna karar verecek. Futbolu çok sevmesi yeterli değil.”

Türkiye’de üst düzey oyuncu olmanın avantaj olduğunu belirten Çolak diğerlerinin madur olduğunu söylüyor: “Maaşları, primleri ödenmiyor, çok zor koşullarda çalışıyorlar, antrenman sahaları kötüdür, vaatler yerine getirilmez…”
Altyapıdan gelenlerin çok nadir yukarı çıktıklarını belirten Çolak takımların bir an önce şampiyon olmak istediklerini bu nedenle altyapıdan gelen hiçbir oyuncuya teknik adamların şans vermediğini söylüyor. Altyapıdan gelenler yukarı çıktıkça kendi takımlarında değil başka lig takımlarında oynayabiliyorlar. Bu takımlarda piştikten sonra tekrar kulüplerine dönenler oluyor.
Zarif spor voleybol
Voleybolun çok zarif bir spor olduğunu belirten Türkiye Voleybol Federasyonu Basın Danışmanı Hasan Kulaç: “Kendinize iyi bakarsanız uzun yıllar yapılacak bir spordur. İvmesi sürekli yukarı doğrudur. Yaşı ilerleyen voleybolcular plaj voleyboluna geçebiliyor, antrenörlük yapabiliyor. Bir çoğu beden eğitim yüksekokullarından mezun olduğu için özel ve devlet okullarında beden eğitimi öğretmeni olarak görev yapabiliyor. Diğer spor dallarında olduğu gibi voleybolcuların da sezon içinde kampları, deplasmanları ve maçları oluyor. Milli takım sporcuları için hayat daha zor. Çünkü onların mesaisi yaz aylarında da devam ediyor. Doğum durumunda voleybolcunun maaş almaya devam etmesi yapılan kontrata bağlı. Ama sakatlanmada kulüpler sporcularının maaşlarını ödemeye devam ediyorlar.
Hevesle gerçeği ayırın
Kariyeri için voleybolu seçeceklerin öncelikle hevesle gerçeği birbirinden ayırmaları gerektiğini belirten Kulaç: “Genç, voleybolcu olmak isteyebilir. Ama onun bu spora uygunluğu mutlaka denetlenmeli. Bunun için Türkiye’de performans ve yetenek testleri yapılıyor. Kol boyları, kemik yapıları, gelişme durumları inceleniyor. Bunlardan geçenler voleybola başlamalı. Sonra da okulla voleybolu nasıl bir arada yürüteceğinin planlaması yapılmalı.”

Voleybolun, son yıllarda sponsorların ilgisini çektiğini belirten Kulaç: “Geçen yıl 800 saat canlı televizyon yayını vardı; tekrarlarla birlikte bu sayı 1000 saate yükseliyor. Bu yayın süresi sponsorların ilgisini voleybola yöneltti. Haliyle gelirler de yükseldi, buradan sporculara düşen pay da.” Türkiye’de voleybolcuların tamamına yakınının üniversite mezunu olduğunu belirten Kulaç her yıl 6 bin voleybolcu arasından seçilen 192 kız ve 192 erkeğin İl Karmaları Şenliği adı altında Ankara’da bir araya getirildiğini söylüyor. Testler ve ölçümlerden sonra il karmaları maçlar yapılıyor. Belirlenen gençler, voleybol gelişim kampına alınıyor. Bu gençler daha sonra Yıldız Milli Takım portföyüne alınıyor. Ayrıca Voleybol Lisesi de açılmış. Anadolu Lisesi olarak eğitim verecek olan bu okulun ikinci ligde yarışan birer kız ve erkek takımı da bulunuyor. Kulaç bu takımın, ileride takviyelerle A Milli Takım olarak hizmet vereceğini söylüyor. Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom Voleybol Takımı Yardımcı Antrenörü Muhammet Görken alt yapıdan gelenlerin A takıma çıkma olasılığı yeteneklerine bağlı, diyor: “Altyapı için seçilen çocukların fizik koordinasyon genetik daha birçok özelliklerine bağlı. Tecrübeli oyuncuların çoğu yaşlandıkları halde iyi takımlarda oynuyorlar çünkü iyi bir voleybolcu çok zor yetişiyor. A takıma alt yapıdan çıkan oyuncular da hemen ilk 6‘da kendilerine yer bulamıyorlar.”

Kaynak: Hürriyet İK
Yazar: Zeynep Mengi

Vapurda film keyfi

Posted by Zeynep | Posted in Konserler etkinlikler | Posted on 26-07-2010

1

Daha açık havada film izleme şeferine ulaşamamış biri olarak vapurda film izlemek epey değişik oldu. Zaten düzeni görene kadar nasıl izlenir ki diyordum kendi kendime.
Facebook’ta tesadüfen yıldızlar altında film seyretme cümlesini görünce atladım. Soruyu cevaplayıp kazandım da. Aferin bana. Epey bunaltıcı bir haftaydı geçen hafta. O yüzden cumartesi gününü resmen iple çektim.
Vapura Üsküdar’dan bindik. En sevdiğim yeri olan terasa çıktık. Armutlar sıra sıra dizilmiş, rengarenk. Güneş batmak üzere, hafif de esiyor… Uyumalık bir havaydı aslında. :)
Kabataş’tan da aldık yolcuları sonra Boğaz’da gezintiye başladık. Öğrenciyken vapurdan sıkıldım hüleyn dedim yüzlerce kez. Yolculuk böyle olsa durum değişirdi tabii. :) O ne büyük keyifmiş ya. Kaç tur attık toplamda bilmiyorum ama bana çok iyi geldi orası kesin.
Sonraaaa film başladı. İstanbul Hatırası… Şansıma daha önce izlemediğim bir film çıktı. Konsepte de çok uygundu zaten. Yukarıda da dediğim gibi ilk kez açık havada bir film izlemiş oldum. Gerçi manzaraya mı baksaaam filmi mi izlesem bilemedim.
Film patlamış mısırsız olmaz tabii. Sadece mısır da değil. Çay, meyvesuyu, tost, soğuk sandviç ve FRİGO! İkramlar dur durak bilmedi zaten. Rejimi nasıl bozmadım şaşırıyorum kendime hala. Yiyenlere afiyet olsun. :)
Dönüşte de Üsküdar’a bırakıldık ve cumartesi gününün hakkını vermiş olduk.
İDO ve Utopic Farm ekibine kocaman teşekkürler. Yine harika bir etkinlik oldu. Çok da güzel bir fikirdi, ellerine sağlık. :)

Fotoğraf İDO’nun Facebook sayfasından alınmıştır: http://www.facebook.com/idokurumsal?ref=ts

Rekor kırıldı, rakılarla kutlandı

Posted by Zeynep | Posted in Konserler etkinlikler | Posted on 04-07-2010

0

Çok iddialı olacak gibi ama Bi Büyük Fest benim için bu senenin etkinliği oldu. Aylardır rakı istiyorum diye yakarışlarımı kimse duymadığı için (Çağan’cım, sen ayrısın) rakı ve festivali bir arada duyunca aha dedim budur. Hatta tatilimi de gün erteledim bu festival için. Değdi mi? Kesinlikle! Rakı, müzik, arkadaşlar ve boğaz manzarasını her zaman bir arada bulmak mümkün olmuyor. Üstüne bir de rekor gelince… İlgili linki aşağıya ekledim.
Mezelere şöyle bir baktım da, aaah ah hepsinden bir çatal almak isterdim. :) Çok hoş şeyler vardı. Fotoğraflar da öyle…
Epey kişinin emeği geçmiş o belli. Zaten alana girdiğimde Ercüment Büyükşener’i bronzlaşmış bir şekilde buldum, o koşturmada yanmış epey ama hakkını da verdi. Hiçbir problem çıkmadı, tatil öncesi çok güzel bir etkinlik oldu benim için.
Bi Büyük Fest’e de daha önceki etkinliklere gelenler tarafından sima olarak bilinen bir arkadaşımla katıldım, Seray Şahiner. Okuldan arkadaşım, aynı zamanda meslektaşım. Havaya girebilseydim Seray’la birlikte ben de dansözlerin yanında göbek atacaktım ama o havaya girmem epey zor. Alkışlamakla yetindim. :)
Dileklerimizi bezlere yazıp dilek ağacına bağladık, adını bilmediğim bir şey vardı, arkasına geçip boşluklara suratımızı oturtarak fotoğraf çektirdik, ben inekleri sevdim falan…
Saat 19.00 gibi rakılarımızı alalım artık dedik. Sonra deniz kenarına geçip bacakları aşağı sallandırsak mıııı sallandırmasak mıııı düşer miyiz diye düşünmeye başladık. Sonra taşlara oturup denize baka baka içmeye karar verdik. Nasıl iyi geldi… İhtiyacım olan şey buymuş. :)
Konser zamanı gelince de tribüne çıktık. Emre Aydın iyiydi, hoştu, fakat Emel Sayın… Of of of, daha önce izlememiştim. Türk filmi izlemem işe yaradı sonunda. Söylediği şarkıları yıllarca filmlerde dinlemiştim zaten. Çok da güzeldi. :) Boğazım patlarcasına eşlik ettim.
O sırada sevgili arkadaşım elinde Türk kahvesi ve helvayla çıkageldi. O karanlıkta, seste bir de fal baktık. Helva da çok güzeldi ama. :)
Yeni Türkü çıktığında artık aşağı inmiştik. Zorlamalarla yavaştan hareket etmeye başladım ben de. Bir ara kendimi ortalarda buldum. Çok güzel stres attım, deşarj oldum. Yılın etkinliğiydi diyebilirim. :)
Bu arada birçok kişiyle tanıştım, hepsini tanımaktan ayrı ayrı mutlu oldum, rakılar, mezeler, manzara, konserler hepsi harikaydı. “Keşke burada olabilseydiniz” denecek türden bir etkinlikti.
Başta Ercüment olmak üzere katkısı olan herkese çok teşekkür ederim…

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/15192117.asp?gid=373

Gül Fatma Koz’a da fotoğraf için teşekkür ederim. :)